Bismillahirrahmanirrahim

14/5/2008

Tarımsal Üretim ve Gıda Güvenliği,Ulusal Güvenliğin En Önde Gele

Hiçbir tedbirimiz yok. Hiçbir politikamız yok.
Küresel tekeller neyi dayatırsa onu yapacağız diye uğraşıp duruyoruz.
Geleceğimizi, sağlığımızı, ekonomimizi, kimliğimizi, inancımızı kendi ellerimizle düşmana teslim ediyoruz.

 

Geçen yılın sonlarına doğru gıda fiyatları aniden yükselmeye başladı. Temel tüketim maddesi sınıfına giren birçok tarımsal ürünün fiyatı iki katına varan oranlarda artış gösterdi.

Bu fiyat artışı ancak fakir ülkelerde yaşanan gösteriler ve ölümlü olaylardan sonra dünya gündeminde yer bulabildi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde hükümet karşıtı gösteriler eşliğinde onlarca kişi hayatını kaybetti. Haiti, Bangladeş, Mısır, Pakistan, Kamerun, Burkina Faso, Moritanya, Fildişi Sahilleri, Senegal, Etiyopya, Özbekistan, Yemen, Bolivya, Endonezya... gibi ülkelerde halk sokaklara döküldü. Birkaç aydır devam eden olaylarda Mısırda 11, Kamerun’da 40, Haiti’de 5 kişinin öldüğü söylendi.

Türkiye’de ise devlet adına sorumluluk yüklenmiş kişiler olayı “Spekülatör” meselesine indirgeyip, birkaç afra-tafra gösterisi yaparak geçiştirmeye çalıştı.

Bu yaşanan gelişme, tarımın insanlar ve tabii devletler için önemini bütün çıplaklığı ile ortaya koyduğu halde, işin bu boyutu yine görmezden gelindi. Bir ülkenin varlık sorunu sayılabilecek birçok konudan daha önde -belki de en önünde- bulunan tarımsal üretim konusu yine gerektiği gibi gündeme gelemedi. Herhalde bir gün bu halk aç kaldığı zaman aklımız başımıza gelecek.

Tarımsal üretim bir ülke için askerî savunma sanayiinden daha az önemli değildir. Ne zaman aklımızı başımıza alacağız bilemiyoruz. IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği ne derse onu yapıyoruz. Üstelik çiftçilerimiz topraklarını terkettikçe bir maharet işlemiş gibi seviniyoruz.

Hemen her konuyu olduğu gibi tarımsal üretimi de “Küresel rekabet”, “Ekonomik faaliyet” basitinde tartışıyoruz. Halbuki “Ziraî üretim”; “Temel Güvenlik Meselesi” boyutunda ele alınması gereken çok önemli bir konudur.

Çanakkale harbinde askerlerimize verdiğimiz günlük iaşe listelerini gözlerimiz dolarak okuyoruz. Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan yokluklar daha çoktu. Öyle günler oldu ki askerlerimiz çarıklarını yediler.

İkinci Dünya Savaşı’na katılmadık, ancak ticaret yollarının kapandığı bir 5-6 yıl içinde yaşanan yoklukları o günleri yaşayan büyüklerimiz çok iyi hatırlarlar.

Bu ülke bu kadar badire atlattığı halde, bütün hafızasını kaybetmiş, balık otu yutmuş gibi günü kurtarmaya çalışıyor. Bu sulh devirleri sanki ilelebed devam edecekmiş gibi yaşıyoruz.

Halbuki dünyanın en kuvvetli ülkeleri en büyük savaşlar yaşanacakmış gibi hazırlıklar yapıyor. Amerika, İsrail gibi ülkeler bu hazırlıklarını adeta paranoya derecesinde yürütüyor. Gıda, Gaz, petrol stoğu olmayan bir Batı ülkesi yok. Daha önemlisi bu ülkeler gıda ve enerji sektörlerini bağımsız tutabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Amerika, Avrupa’yı Rusya’nın gazına bağımlılıktan kurtarmak için dört dönüyor.

Biz ise daha yakın zamanda boğazımıza sarılmış ülkeleri “Dost” bellemişiz, ne derlerse onu yapıyoruz. Boğazımıza kadar borç batağındayız. Tarımsal üretimde kendi ihtiyacını karşılayan bir ülke sıfatından tohumlarını bile ithal eden ülke durumuna geldik. Çiftçilerimizin topraklarını terketmeleri için her türlü ahmaklığı yaptık.

Oysa bütün Batı ülkeleri her türlü teknolojik imkânları kullanarak ziraat yapan çiftçilerine ayrıca milyarlarca dolar tutarında desteklemelerde bulunmaktadır.

Türkiye’nin durumu ise şudur: İşin uzmanlarının söylediği gibi; “Türkiye’nin tarım politakası yok.”

Bu söz “Türkiye’nin savunma politikası yok.” demekle hemen hemen aynı şeydir. Durum bu kadar ciddidir.

Dergimizin 2003 yılı Ağustos sayısında “Savaşa Hazırlık” Başlığı altında dile getirilen gerçekler güncelliğini kaybetmiş değil, bu konuda herhangi bir politika da geliştirilmiş değil!

“Gerek bu şiddet ve dehşet günlerinin yokluk zamanları için, gerekse büyük askeri tehlikelere karşı alınabilecek tedbirler var.

... En temel ihtiyaç sahası ve birinci öncelikli sektör gıda ve buna bağlı olarak tarımsal üretimdir.

İkinci sırada enerji sektörü (elektrik-petrol) vardır.

Üçüncü sırada sağlık sektörü ve ilaç sanayiini sayabiliriz.

Ve bütün bu sektörlerle birebir bağlantılı olarak askeri saha ve savunma sanayii..

Gıda, Su, Tarım, Tarımsal Sulama, Hayvancılık:

Tarımsal üretim gıda sektörünün temel kaynağı ve bir ülke için en stratejik üretim sektörü olmasına rağmen Türkiye’de maalesef yıllar yılı tarım sektörü üvey evlat muamelesi görmüştür. Bunda Türkiye’nin önünü tıkayan, sağlıklı düşünmesini engellemeye matuf hemen her sahadaki klişe lafların tarımsal versiyonlarının büyük katkısı olduğu gibi, yönetici elitin ülke gerçeklerinden kopuk olmasının da etkisi olmuştur.

Tarım sektörüne üvey evlat muamelesi yapılmasına sebep olan klişelerin başında “Tarım sektöründeki çalışan sayısının azlığı gelişmişlik düzeyinin en büyük göstergesidir.” şeklindeki varsayım gelmektedir. Bu klişede bir miktar doğruluk payı olsa da gerçekleri tam yansıtmadığını söylememiz gerekmektedir.

Her şeyden önce Türkiye’nin tarımsal yapısı ile Avrupa’yı hele hele Amerika’yı kıyaslamak kesinlikle çok büyük bir yanlıştır. Avrupa’lı istilacılar yeni dünyayı ve hatta Afrika’yı sömürgeleştirirken yer yer kilometrelerce alana yayılmış çiftlikler kurdular. Dolayısı ile Amerika’lı bir çiftçi ile Türkiye çiftçisinin kıyaslanması bakkal ile otomobile kadar herşeyi satan dönümlerce arazi üzerine kurulu hipermarketin kıyaslanması gibi bir şeydir.

Bu farklılıktan dolayı üzülmeye hele hele utanmaya hiç gerek yoktur. Çünkü bu farklılık sıkıntı ve savaş günleri için büyük bir avantajdır. Zira kırsal kesime yayılmış bir nüfus kitle imha silahlarının kullanıldığı bir savaşta büyük bir avantaj olduğu gibi, dünyanın ekonomik çarkının durduğu, ticaret yollarının kapandığı günler için de böyledir. Nitekim geçtiğimiz ekonomik krizlerde Türkiye’nin Arjantin benzeri sosyal yıkımlar yaşamamasının bir sebebi aile yapımız olduğu kadar diğer bir sebebi büyük şehirde yaşayan insanlarımızın bir şekilde kırsal kesimle bağlantılı olmasıdır.

Küresel tarım tekellerinin IMF marifetiyle dikte ettiği tarım politikaları irdelendiğinde görülecektir ki, bu politikalar sonuç itibariyle çiftçiliği köreltmekte, sömürgeci, çok büyük arazilerde büyük sermaye ve devlet desteği altında üretim yapan yabancı tarım sektörü ile hiçbir rekabet imkanı bulunmayan yerli üreticilerin hayat hakkını elinden almaktadır.

Yapılması gereken -hiçbir komplekse kapılmadan- yerli üreticilerimizin önünü açmak, -tarım sektöründeki istihdamın çoğalmasından endişe etmeden- tarıma gerekli desteği vermektir. Türkiye’nin küçük üreticileri kendi imkanları ile araştırma geliştirme yapamamakta, ve hatta sulama imkanlarını rehabilete edememektedir. Bu sahalardaki devlet desteğinin yanında tarımsal girdilerin ucuzlatılmasından ürün alım garantilerine kadar her türlü destek tarımsal sektörden esirgenmemelidir.

Türkiye’deki tarım sektörü de çok büyük farklılıklar arzetmektedir. Ege, Çukurova, Antalya gibi yılda bir defadan fazla ürün almaya elverişli bölgelerimizdeki çiftçilerimizin imkanlarıyla karasal iklimin hakim olduğu yerlerdeki çiftçilerimizin imkanları farklı olduğu gibi büyük arazilerde üretim yapılan yörelerimiz olduğu gibi çok küçük arazilerde üretim yapmak zorunda olan yörelerimiz de vardır. Bütün bu farklılıklar tarımsal politikaların tayininde göz önünde bulundurulmalıdır.

Gerek tarımsal sulama ve gerekse içme suyu konusunda yakın zamanda beklenen kurak yıllar için şimdiden tedbirler alınmalı, İsrail’in çöl ortamı için geliştirdiği tekniklerden (damla sulama gibi) faydalanılmalıdır.

Hayvancılık sektörü de tarıma bağlı olarak aynı sorunları yaşamakta, kaçak et ithali ek bir sorun olarak bu sektörümüzü yok olma noktasına getirmektedir.

İkinci dünya savaşının gıda tedarikçisi, 1980’lere kadar kendi kendine yeten dünyanın yedi ülkesinden birisi olan Türkiye gıda ithalatına milyarlarca dolar para harcar duruma gelmiştir.

Bir an evvel gerekli tedbirler alınmalı, tarım ve hayvancılık tekrar canlandırılmalı, ayrıca zaruri gıdalar için stoklama yöntemleri geliştirilmelidir.” (Hakikat Dergisi, Ağustos 2003, sh. 39-40)

Şu günlerde tehlike çok daha büyük boyutlara ulaştı. “Küresel Isınma” adı verilen bir kuraklık devri iyice kendisini hissettirmeye başladı. Güvensizlik ortamı petrol’den sonra gıda sektörünü de esir almaya başladı. Bu durumdan yine küresel tekeller kârlı çıkıyor. Petrol tekelleri görülmemiş kârlar elde ediyorlardı. Şimdi tarım tekelleri aynı kulvarda hızla ilerliyor. İlaç ve silah tekelleri pusuda bekliyor.

Bu Batı merkezli yamyam sürüleri daha çok para kazanmak için insanların açlıktan, kargaşadan, iç harpten, savaşlardan ölmesini adeta teşvik ediyorlar. Diğer yandan sömürü çarkı bozulacak diye de korkuyorlar.

Ancak hikmet-i Hüda öyle bir süreç yaşanıyor ki, bu küresel yamyamların kontrol edemeyecekleri boyutlarda hadiseler zuhur edebilir. Bu yamyamlar kendi yaktıkları ateşte yanabilir. Zira tek bir küresel kriz değil, çok farklı noktalardan, dört bir yandan çeşitli krizler patlak vermek üzere.

Kapitalizm balonu patlamak üzere. Ortalıkta “Ekonomik kıyamet” senaryoları dolaşıyor.

Diğer taraftan yukarıda da değindiğimiz gibi “Küresel Isınma” veya “Küresel Kuraklık” diye tabir edilen kriz büyük bir hızla yayılıyor.

Petrol ve Enerji fiyatlarındaki artış başta gıda sektörü olmak üzere tüm sektörlerdeki fiyat artışlarını ve bu krizleri körüklüyor.

Bütün bunların yanında gerekirse nükleer silahları kullanmayı göze almış “Savaş lordları” dünyayı kan deryasına çevirmek için gün sayıyor. Kendisini insanların efendisi olarak gören siyonist güruh “Şu insanların yüzde yirmisi köle olarak kalsa yeter.” zihniyetini taşıyor.

Binaenaleyh dünyamız şu günlerde -Irak ve Afganistan işgallari gibi felaketlere rağmen- nispeten bir sulh devri yaşıyor.

Büyük bir harp çıktığı zaman gıda ihtiyacını ithalatla karşılayan ülkelerin durumu çok daha zor olacak. Afrika’daki açlıkların en büyük sebebi iç harpler. İnsanlar iç harpler yüzünden yerini yurdunu terkediyor, ekimini dikimini yapamıyor, hayvanını yetiştiremiyor. Karnını doyurmak için ya ot çöp topluyor, ya da dışarıdan gelecek yardımlarla ayakta durmaya çalışıyor. Bu sahnenin küresel boyuta taşındığını düşünürseniz ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız.

Gıda tedariki bu derece önemli bir husus olduğu halde, bu konuda hiçbir devlet politikamız yok.

Yine bu konuyla bağlantılı olarak sağlığımızı direkt ilgilendiren “Bio güvenlik” ya da “Genetik güvenlik” diyebileceğimiz sahada da hiçbir tedbirimiz ve politikamız yok.

 

Biogüvenlik:

Moleküler biyoloji ve canlıların genetik yapısı hakkındaki bilimsel gelişmeler korkutucu boyutlara ulaştı. “Bilimkurgu” formatında izlediğimiz “Frankeştayn” filimleri artık filim olmaktan çıktı. Amerika’da şu anda milyarlarca dolarlık bir kaynak desteği altında “Korkusuz asker” programı resmen yürütülüyor. Tarım ürünlerinin genetik yapısı değiştirilmiş türleri üretiliyor. Gelişmiş ülkeler GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) gıdalarını ülkelerine sokmuyor. Bu gıdalar Türkiye gibi denetimin zayıf olduğu ülkelerle üçüncü dünya ülkelerine gönderiliyor.

Şöyle düşünün; yediğiniz bir bitki daha çok ürün alabilmek için domuz ve fare gibi hızlı üreyen hayvanların genetik yapısından parçalar taşıyor olabilir.

Bu ülkeler hiçbir şey yapmamış olsalar bile kısırlaştırılmış tohumlar pazarlıyorlar. Böylece meselâ Türkiye her yıl milyonlarca dolarlık tohumu İsrail’den defaatle ithal ediyor. Bu gibi kısır tarımsal ürünlerin insanlara olan yan etkileri ise bilinmiyor, daha doğrusu araştırılmıyor.

ABD gibi ülkeler, GDO’ların dünya açlığını önlemenin tek yolu olduğunu savunuyor. Yine bu ülkeler tarımda patent uygulaması ile fakir ülkelerin ürünlerine bir iki değişiklik yaparak sahip çıkmaya çalışıyor.

Bu genetik teknolojisinin insan sağlığını ve güvenliğini ilgilendiren bir diğer boyutu; yeni virüsler ve hastalıkların üretilmesi şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Sadece bir millete has hastalık veya biyolojik silah üretilmeye çalışanların olduğu da bir sır değil. Bu hususta güvenliğine dikkat etmeyen ülkelerin başında yine Türkiye geliyor. Çeşitli kampanyalarla toplanan binlerce insanın kan örnekleri yurtdışına gönderiliyor. Star Gazetesi’nde yayınlanan bir habere göre İstanbul Tıp Fakültesi bünyesindeki Kemik İliği Bankası’nda kayıtlı yaklaşık 30 bin donörün tüm genetik şifreleri ve adreslerinin yer aldığı dosyalar kopyalandı. Yani çalındı.

 

Tedbir:

Görüldüğü üzere tedbir alınması gereken çok mühim konularda hiçbir tedbirimiz yok. Hiçbir politikamız yok. “AB” efsununa tutulmuş gidiyoruz. Küresel tekeller neyi dayatırsa onu yapacağız diye uğraşıp duruyoruz.

Geleceğimizi, sağlığımızı, ekonomimizi, kimliğimizi, inancımızı kendi ellerimizle düşmana teslim ediyoruz. Allah akıbetimizi hayırlı kılsın, bizi muhafaza etsin!..

7/4/2008

Dış Görünüşe ve Uyduruk Felsefelere Aldanmayalım!

Millet olarak bu gibi fikirlere ve sahiplerine hoş bakar olduk. Bu iyi bir işaret değil! "Bocalama" derinleşebilir.

 

İnsan, inançları ve iç dünyası ile bir bütündür. Nitekim insan, davranışlarında (amellerinde); iç dünyasında yaşadığı inancının yönlendirmesi ve etkisi altındadır. İnsanlardan teşekkül eden her topluluk da böyledir. İnsanların kurduğu teşkilatlar da böyledir. İç bünyesinde bir tür inanç, başka bir deyişle bir felsefe taşır. Devlet dediğimiz şey de bunun gibidir. Bir felsefesi vardır.

Biz uzunca bir süredir -birkaç asırdır- hayatımızdaki her olayı, hatta düşünce dünyamızı Batı’nın değerleri ve ürettiği kavramlar çerçevesinde tanımlamaya çalışıyoruz. Bu yüzden “Bocalama” adını verebileceğimiz bir süreç yaşıyoruz.

Batı; sahte, sapkın, dünyaperest din baronlarının elinden kurtulmanın yolunu dünyevîleşme ile buldu. Sonuçta kendi yaşadığı tecrübeyi bütün dünyaya ihraç etmeye çalıştı.

“Yedi düvel” karşısında tutunamayan Türk entellektüeli harp sahasında yaşadığı yenilgiyi düşünce dünyasına da taşıdı. Dünyevîleşme ile eski haşmetli günlerine kavuşabileceğini zannetti. Ancak asırlar ve bin yıllar boyunca hakikatin, gerçek din adamlarının etki ve korumasında şahlanmış, yetişmiş, serpilmiş bir millet dünyevîleşmeyi Avrupa’daki gibi yaşayamadı. Yaşaması da mümkün değildi. Sonuçta ortaya bugün gördüğümüz bir ucube çıktı. Asırlar, bin yıllar boyu kurduğumuz devletlerin ana motoru olan temel felsefeyi kaybettiğimiz günden beri bu haldeyiz.

Bu temel felsefe nedir?

Millet olarak gönlümüzün derinliklerine yer etmiş “Cihan devleti ülküsü” ile Batı ülkelerindeki “Sömürge devleti zihniyeti” arasındaki fark nedir?

Her şeyimizi, hatta tarih düşüncemizi de Batı zihniyeti ile yoğurmaya çalışıyoruz. Halbuki dünya tarihi aynı zamanda bir hak-batıl, iman-küfür mücadelesi tarihidir. Eski Türk tarih kaynaklarında Oğuz Han’ın İbrahim Aleyhisselâm’a iman etmiş bir müslüman olarak putperest babası ile yaşadığı mücadele ve nihayetinde bütün Türk yurdunun hakanı olduğu yazar. Tarih boyunca Türklerdeki “Cihan devleti” mefkuresinin kaynağı sadece kuru bir cihangirlik davasından gelmiyor. Bunu açıkça vasiyet etmiş olan Osman Gazi’ye bu mefkureyi veren babası Ertuğrul Gazi değil, bilakis onun hamurunu yoğuran, şeyhi Edebali idi.

Meselâ Batılılar “Yunan felsefesi” diye tutturmuş gidiyorlar. Sokrat-Eflatun-Aristo üçlemesi dillerde dolanıp duruyor. Ancak dikkat ederseniz bu üçlünün son halkası olan Aristo felsefesinde dünyevîleşmenin her türlü izini bulduğunuz halde Sokrat sapkın Yunan devletinde “Tek tanrı inancı”nı müdafaa ettiği için zehir içmeye mahkûm edilmiş bir düşünür idi. Hakiki takipçileri haliyle içinde bulundukları toplum tarafından kabul görmedi.

Oysa Türk tarihinde Korkut Ata (Dede Korkut) gibi Allah dostu “er”ler Türk hükümdarlarının birçoklarının yanında itibarlı bir yere sahipti. Bahsettiğimiz ve bugüne kadar kırıntıları hâlâ yüreklerde yaşayan Türk devlet felsefesi bu erlerin ellerinde yoğrulmuştu.

Bu felsefenin temelinde; İslâm inancı, durmak bilmez bir azimle küfrü boğma gayreti, dünyada iman ve hakikatin hakimiyetini yaymak fikri vardır. Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş devrindeki bitmek bilmez azim ve cihad ruhu bunun en bariz bir tecellîsidir.

Eski Türk tarihinin sayfalarında; devrin dünyevîleşme felsefesinin temsilcisi Çin hayat tarzının cazibesine kapılmış, iktidar için Çin devleti ile anlaşmış Türk beyleri de vardı. Bugün de tarihten tekerrürler yaşıyoruz. Belki dünya tarihinin en dünyevî devlet felsefesine sahip, tarihin yağmacı istilacılarının hortlamış temsilcileri gibi hareket eden Amerika gibi ülkelerden medet uman insanlarımız var. Amerika dediğimiz devlet, kiminin “İllimunati”, kiminin “Gizli dünya devleti”, kiminin “Küresel Kraliyetçiler” dediği kitaplara konu olmuş gizli bir komite tarafından yönetilen bir devlettir. Bu komitenin üyeleri “Talmud”lardan ilham alan her türlü sihir, kara büyü ve benzeri şeytani işlerle iştigal eden, şeytanın pabucunu ters giydirecek kadar işi ilerletmiş bir çetedir.

İşte bu çetecilerin dümen suyuna giren insanların şahsî ve idarî kararlarını alırken bazı medyumlara danıştığını duymuş olsaydınız şaşırır mıydınız? Şaşırmayın!

Şaşıracak bir şey yok! Şöyle düşünün: Bundan 700 yıl önce Şeyh Edebali’ye düşmanlık ve kin besleyen bir kimse olsaydı ona hangi nazarla bakardınız?

Allah-u Teâlâ’nın vekil tayin ettiği kullarına düşmanlık besleyen bir kimse “Allah düşmanı”dır. Bunu Allah-u Teâlâ buyuruyor. Bir Hadis-i kudsî’de “Velilerimden birine düşmanlık besleyen kimseye ben harp ilan ederim.” buyuruyor. Görüntü insanları aldatıyor. Hazret-i Allah “dış görünüşe” değil, içe bakıyor.

Siyaseten verilen taviz başka şeydir, iç dünyasında “Diyalog”, “Hoşgörü” gibi felsefelerle kâfirle yakınlaşmayı meşru gören bir inanışa evrilmek başka şeydir. Bu gibilerden kaynağını “iman”dan alan bu tarihî devlet mefkuresine göre hareket beklemek boş bir hayaldir.

Millet olarak bu gibi fikirlere ve sahiplerine hoş bakar olduk. Bu iyi bir işaret değil! “Bocalama” derinleşebilir.

3/2/2007

tasavvufun aslı hakikat ve marifetullah

İÇİNDEKİLER

Takdim

1. BÖLÜM
     • ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM
          • Nur
          • Elest Bezmi
          • Enbiyâ-i İzam
          • Ağır Bir Misak
          • İlâhî Meth-ü Senâ
          • Ebul-Ervah
          • Sebeb-i Mevcûdat
          • En Büyük Nimet
          • Azîz Peygamber
          • “Nurun Alâ Nur”
     • YAKINLIK NESEBİ
     • HULEFÂ-İ RÂŞİDİN
          • 1- Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -Radiyallahu Anh-
               • Dostun En Yakın Dostu
               • İmân-ı Kâmil Numunesi
               • Sıddîkiyet Makamı
               • Bağlılık
               • Ubudiyet
               • Ashâb-ı Kiram’ın En Üstünü
               • Sıddık-ı Ekber Sevgisi
               • Hizmet
          • 2- Hazret-i Ömer’ül-Faruk -Radiyallahu Anh-
          • 3- Hazret-i Osman Zinnureyn -Radiyallahu Anh-
          • 4- Hazret-i Aliyy’ül-Murtaza -Radiyallahu Anh-
     • SÂDÂT-I KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm-
          • Nur’un İntikali
          • Silsile-i Celile-i Âliye
          • Fırka-i Nâciye

2. BÖLÜM
     • TASAVVUF
          • Tasavvufun Menşei
          • Tasavvufun Lüzumu
          • Zikrullah Emr-i Şerif’i
          • Kalbî ve Cehrî Zikrullah
          • Tasavvufun Önemi
          • Tarik-ı İbadet, Tarik-ı Terakki
          • Tasavvuf Kelimesi
          • Ulemâ-i Kiram ve Tasavvuf
          • İmâm-ı Gazâlî ve Tasavvuf
          • Bediüzzaman ve Tasavvuf

3. BÖLÜM
     • TASAVVUFUN ASLI
          • Sırr-ı İlâhî
          • İlk Yaratılış
          • Mahviyet
     • İLİM-İRFAN MEKTEBİ
          • Esrar Odası

4. BÖLÜM
     • ALLAH YOLUNUN REHBERİ MÜRŞİD-İ KÂMİL
          • Mürşidin Lüzumu
          • “Şeyhi Olmayanin Şeyhi Şeytandir” Sözü
          • Sâdıklarla Beraber Olmak
          • “Sâdıklar Kimlerdir?”
          • Mürşid’in Ahlâkı ve Vasıfları
     • MÂNEVİ BAĞ
          • Mânevî Arş
     • RÛHÂNİYET VE CİSMÂNİYET

5. BÖLÜM
     • TASAVVUF EHLİ
          • Zâhir ve Bâtın Yolları
          • Peygamberler Üç Kısımdır
               • 1- Ulül-Azm Olanlar
               • 2- Resul Olanlar
               • 3- Nebi Olanlar
          • Veliler de Üç Kısımdır
          • Tasavvuf Ehli Üç Kısma Ayrılır
               • 1- Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin Hem Sehm-i Nübüvvetine Hem de Sehm-i Velâyetine Vâris Olanlar
               • 2- Sehm-i Nübüvvetine Vâris Olanlar
               • 3- Sehm-i Velâyetine Vâris Olanlar
          • Âlimler Üç Kısımdır
               • 1- Ulül-elbâb’a Çıkmış Olan Âlimler
               • 2- Nakilci Ulvî Âlimler
               • 3- Mollalar

6. BÖLÜM
     • VELİLER VE VELÂYET
          • Veliler ve Velâyet
     • HADİS-İ ŞERİF’LER
     • HADİS-İ KUDSİ
     • EVLİYÂULLAH SEVGİSİ
     • VELİLERİN DERECELERİ
          • Muayyen Toplantılar
     • MEVKİ VE MERTEBELER
     • EVLİYÂULLAH’IN DERECELERİ
          • Her Bir Veli Sınıfının Özelliği
          • Sabikûn=Öncüler
          • Hâtem-i Veli
     • MUCİZE-KERAMET-İSTİDRAC
          • Mucize
          • Keramet
          • Tarikat-ı Aliye ve Keramet
          • İstidrac

7. BÖLÜM
     • ZİKRULLAH
          • Mânâ ve Önemi
          • İlâhî Emir
          • Zikrullah ve Şükür
          • Kalplerin Şifasi
          • Allah-u Teâlâ’nın Kulunu Anması
          • En Büyük Kalkan Zikrullah
     • HADİS-İ ŞERİF’LER
     • ZİKRULLAH’TAN KAÇANLAR VE KARŞI ÇIKANLAR
     • ZİKRULLAH’IN KISIMLARI
          • 1- Umum Müslümanların Zikri
          • 2- Tarikat Ehlinin Zikri
               • Zikrullah İçin Teşkil Edilen Halkalar
          • 3- Hakikat Ehlinin Zikri
          • 4- Marifetullah Ehlinin Zikri
          • 5- Hass’ül-Has Olanların Zikri
     • ZİKRULLAH’IN ÖZÜ
          • Bâtınî Zikrin En Güzeli

8. BÖLÜM
     • TELKİN-İ ZİKİR
     • GÜNLÜK DERS
     • ZİKİR VE HATM-İ ŞERİF’İN TOPLU HALKA İLE YAPILMASI
     • HATM-İ HÂCEGÂN
     • HATM-İ İMÂM-I RABBÂNİ
     • HATM-İ HÂCE-İ BÂKİ
     • HATM-İ ES’ADİ
     • DİĞER BİR HATİM
     • CEHRİ ZİKRİN BAŞINDA OKUNACAK SALÂVAT-I ŞERİFE
     • DUÂ

9. BÖLÜM
     • TARİKAT-I ALİYE’DE ONBİR ESAS
          • 1- Hûş der-dem
          • 2- Nazar ber-kadem
          • 3- Sefer der-vatan
          • 4- Halvet der-encümen
          • 5- Yâd-kerd
          • 6- Bâz-geşt
          • 7- Nigâh-daşt
          • 8- Yâd-daşt
          • 9- Vukûf-i Zamâni
          • 10- Vukûf-û Adedi
          • 11- Vukûf-i Kalbi
          • Nisbeti Hıfz
          • Şeyh ile Sohbet

10. BÖLÜM
     • MÂNEVİ TERAKKİYAT
          • Mânevî Tekâmül
          • Âyân-ı Sâbite
          • Nefis ve Ruh
          • Terakkiyat
          • Gönderilenler
          • Dâvete İcabet
          • İnsan-ı Kâmil
          • Ezelî Nasip
          • Tevhid Tohumu
          • Zâhirdeki ve Tarikat-ı Aliye’deki Beş Letâif
          • Nefse Muhalefet
          • Bâtına Geçiş
          • Mânevî Seyr

11. BÖLÜM
     • RÂBITA
          • Râbıta Nedir?
          • Râbıta Kime Yapılır?
          • Nefsini İlâh Edinenler ve Onlara Râbıta Yapanlar

12. BÖLÜM
     • NEFİS VE NEFİSLE CİHAD
          • Ulvî Ruh, Süflî Nefis
          • En Büyük Düşman
          • Nefsin Islahı
          • İlâhî Yardım
          • Cihadın Efdali
          • Nefsi Gömmek
          • Nefse Muhalefet
          • Nefs Terbiyesinde Yardımcı Âmiller
          • Ruhun Hürriyeti
          • Nefsin Tuzakları
     • NEFSİN TERBİYE VE ISLAH ŞEKİLLERİ
          • Tarikattaki Terbiye
          • Hakikattaki Terbiye
          • Marifetteki Terbiye
          • Netice Olarak
     • NUMUNE BİR NEFİS TEZKİYESİ
          • Aziz Mahmud Hüdâyî -Kuddise Sırruh-

13. BÖLÜM
     • NEFİS VE DERECELERİ
          • 1- Nefs-i Emmâre
               • Nefs-i Emmâre Derecesinde Bulunan İnsanlar Üç Sınıftır
          • 2- Nefs-i Levvâme
          • 3- Nefs-i Mülhime
          • 4- Nefs-i Mutmainne
          • 5- Nefs-i Râziye
          • 6- Nefs-i Mardiyye
          • 7- Nefs-i Sâfiye
          • İlâhî Vaad
     • NEFİS DERECELERİNİN DAHA İYİ ANLAŞILABİLMESİ İÇİN BİR TEMSİL
     • KURTULUŞ KAPISI
     • TERAKKİYÂT İLE HELÂKİYÂT NOKTASI
          • Şeytanin Hileleri

14. BÖLÜM
     • MURAKABA
          • Murakaba Yoluyla Hakk’al-Yakîn’e Ulaşmak
     • MURAKABALAR
          • 1- Murakaba-i Ehadiyet
          • 2- Murakaba-i Maiyyet
          • 3- Murakaba-i Akrabiyyet
          • 4- Murakaba-i Muhabbet
          • 5- Murakaba-i Vâhidiyet
     • MÂNEVİ MİRAÇ
          • Sidre-i Müntehâ
          • Kıyamete Kadar Açık, Münevver Bir Yol
          • Gönül Yolculuğu
     • SIDDIKLAR VE MUKARREBLER
          • Sıddıkların Vasfı Nedir?
          • Mukarreblerin Vasfı Nedir?
          • Sıddıklar Üç Kısımdır
          • Sıddıklar ve Mukarrebler Bu Hâle Nasıl Ulaşırlar?

15. BÖLÜM
     • AKIL VE DERECELERİ
     • AKIL DÖRT KISIMDIR
          • 1- Akl-ı Meaş
          • 2- Akl-ı Mead
          • 3- Akl-ı Nûrânî
          • 4- Akl-ı Kül
     • DÖRT AKIL DERECESİNİN HÜLÂSASI
          • Bu Dört Derecenin Hülâsası
     • ULÜL-ELBÂB
          • “Ulül-elbâb” İki Türlüdür

16. BÖLÜM
     • MARİFETULLAH EHLİ VE MARİFETULLAH İLMİ
          • “Allemenî Rabbî=Rabbim Bana Öğretti”
          • Gönül Cenneti
          • Sadır İlmi, Satır İlmi
          • İmam-ı Gazâlî ve Ledün İlmi
          • Kalbin Lezzeti Marifetullah’tır
     • KUR’AN-I KERİM’DEN İŞARETLER İLÂHİ BEYANLAR
          • Âyet-i Kerime’ler

17. BÖLÜM
     • VAHDET-İ VÜCUD
          • Hem O’dur, Hem O’ndandır
          • Vahdet-i Vücud’a Mazhar Olanlar
          • Vahdet-i Vücud’un Tecellisi

18. BÖLÜM
     • TASAVVUFİ BAHİSLER
          • Ahlâk
          • Fenâfillâh’ın Sırrı
          • Bekâbillâh’ın Sırrı
          • Mahviyet
          • Sual ve Cevaplar
          • Vefat Eden Yeni Mürid
          • Aşk ve Sevgi
          • Vecd
          • Hulefânın Vasıfları
          • Müridin Edepleri

19. BÖLÜM
     • USÛL-İ AŞERE
          • 1- Tevbe
          • 2- Zühd
          • 3- Tevekkül
          • 4- Kanaat
          • 5- Uzlet
          • 6- Teveccüh
          • 7- Sabır
          • 8- Zikir
          • 9- Murakaba
          • 10- Rızâ

20. BÖLÜM
SAHTE ŞEYHLER
     • HAKK’TAN SEYR, HAKK’A SEYR
          • Hakk’tan Seyr
          • Hakk’a Seyr
     • EN AĞIR MESULİYET
          • Nefsini İlâh Edinenler
          • Babadan Oğula Süren Saltanat
          • Kıyas
          • Mürşid Üç Kisimdir
          • Ölçüler
          • Şeytan Şeyhleri
          • Nur Fırkası, Nâr Fırkası
          • İblis’in Askerleri
          • Râbıta Kime Yapılır?
          • Karun Gibi
          • Ahiretteki Mesuliyet
          • Kim Kime Tâbi Olduysa!
          • “Allah yolunda yürüyorum.” Diyenlerin Ayırım Noktası
          • Tasavvuf Taassubun Ötesindedir

21. BÖLÜM
İBTİLÂ VE İMTİHAN
     • PEYGAMBERLERİN İMTİHANI
          • Resulullah Aleyhisselâm ve Tâif Yolculuğu
          • İbrahim Aleyhisselâm’ın Oğlu İle İmtihanı
          • Sabır Sembolü Eyyub Aleyhisselâm
     • EVLİYÂULLAH’IN İMTİHANI
          • Dürr-i Yektâ
          • Kâinatın Gülü
          • Yakınlığı Cefâda Bulanlar
          • Şâh-i Nakşibend -Kuddise Sirruh-
          • İbrahim Ethem -Kuddise Sırruh-
          • Tasavvura Sığmayan İbtilâlar
     • İBTİLÂ VE İMTİHAN
          • Hayat ve Ölüm
          • Kadere Rızâ Göstermek
          • Kâinat da İnsan da Kâğıttır
          • İlâhî İzin Olmayınca
          • Hayır ve Şer Karşısında İnsanlar
          • Hıfz-u Himaye
          • En Önemli Kulluk Görevi: İstiâze
          • Hastalık ve Tedavi
          • Zâhirde Acı, Bâtında Tatlı
          • İbtilâ Rızık Gibidir
          • İbtilânın İmtihanı
          • İbtilânın Mükâfatı
          • İbtilânın Sırrı
          • Cefânın Pişiriciliği

22. BÖLÜM
     • ALLAH-U TEÂLÂ’YA YAKIN OLANLARLA UZAK OLANLARIN DERECELERİ
          • Son Merhale, İlk Basamak
          • “Bunu Bir Bilene Sor!” (Furkan: 59)
          • Arş-i Âzam
          • İnsan
          • Mârifetullah

23. BÖLÜM
     • EN BÜYÜK ÂYET-İ KERİME ÂYET-ÜL KÜRSİ
          • Niçin En Büyük Âyet-i Kerime?
          • Hayy ve Kayyûm
          • Vâhidiyet ve Samediyet
          • O Tutuyor, O Yaşatiyor
          • Hakk’ı Gören Kendini Görmez, Kendini Gören Hakk’ı Göremez
     • UYUKLAMA VE UYKU
     • O’NUN VE O’NDANDIR
          • Yaratmak Allah-u Teâlâ’ya Mahsustur
     • ŞEFAAT IZNI
     • ALLAH-U TEÂLÂ’NIN EZELİ VE EBEDİ İLMİ
     • İLMULLAH
          • Seçkinler
          • Allah-u Teâlâ ile Mülâkat
          • İlmullah’ın Hülâsası
          • Has İlim
     • KÜRSÜ
     • O ÖYLE BİR ALLAH Kİ!

24. BÖLÜM
     • FERD-İ KÂMİL
          • Kutb-u Evtad
          • Kulluk Makamı
          • Ferd-i Kâmil
          • Ferdiyet Mülkü
          • Adalet Kırbacı

25. BÖLÜM
VAKIF SOHBETLERİ
     • ELLİSEKİZİNCİ VAKIF SOHBETİ
          • Hâtem-i Enbiya Muhammed Aleyhisselâm ve Ashâb-ı Kiram
          • Ashâb-ı Kiram
          • Muhacirler ve Ensâr
          • Muhacirler
     • ELLİDOKUZUNCU VAKIF SOHBETİ
          • Hâtem-i Veli ve Ona Tâbi Olan İhvanlar
          • Birinci Hadis-i Şerif
          • İkinci Hadis-i Şerif
          • Üçüncü Hadis-i Şerif
          • Dördüncü Hadis-i Şerif
          • Beşinci Hadis-i Şerif
          • Altıncı Hadis-i Şerif
     • ALTMIŞINCI VAKIF SOHBETI
     • ALTMIŞBIRINCI VAKIF SOHBETI
          • Allah İçin Sevişmiş Olanların Makâm-ı Âlîleri
          • Emânet-i İlâhî’nin Kalplere Yerleşmesi ve Sonra Kalplerden Çekilişi
          • Emanetin Kalkması
          • Beş Düşman
          • 1- Nefis
          • 2- Şeytan
          • 3- Şehvet
          • 4- İnsan Şeytanları
          • 5- Aşiri Dünya Muhabbeti
          • Münafıkların Gizli Durumu

2/2/2007

Amerika ve Avrupa Topyekün Saldırıda!

 

Sömürgeci, gaspçı, soykırımcı Batı, her türlü çirkefliğini, sahtekârlığını, yalancılığını, iki yüzlülüğünü fütursuzca sergiliyor. İş o noktaya vardı ki; AB lafını duydukça insanın midesi kalkıyor.

Amerikalılar diyor ki: "Türkiye'nin AB'ye üye olmasından ziyade AB perspektifinin devam etmesi daha önemli" Yani demek istiyorlar ki, "Biz bu Türkiye'yi uyutmaya devam edebilmemiz için sakın tekme atmayın, dikkat edin, sakın ola küstürmeyin; kolunu, bacağını kopartmadan uyanmasın."

Bakıyorlar; kimse "AB'ne falan girmek istediğimiz yok, siz yolunuza, biz yolumuza" diyemiyor, yöneticiler varlık sebeplerini AB'nin kapısında bağlı kalmaya bağlamış, adamlar utanmadan her türlü çirkefliği yapıyorlar. Ellerinden gelen her dayatmayı önümüze koyuyorlar.

Buna şaşmamak lazım. Zira onlar icraatını yapıyorlar. Kendi iç durumlarını ortaya koyuyorlar. Kalplerindeki kin ve düşmanlık hiç şüphe etmeyin çok daha büyüktür.

Asıl şaşılması gereken bizim durumumuzdur. Bu çirkefliklere, bu düşmanlığa rağmen bu hainlerden dostluk ümit etmemizdir. 200 yıldır bunların dostluğundan ne zaman hayır gördük? Önümüzde koskoca bir Osmanlı devleti tecrübesi var. Ekonomide taviz verdik, siyasette taviz verdik, sonuçta ne oldu? Canımızı dişimize takmak zorunda kaldık. Neredeyse ikinci bir Endülüs olacaktık.

Adamların düşmanlıkları planlı programlı. Uzun senelerdir devam ediyor. Çok azimliler, her fırsatı değerlendiriyorlar. Gözümüzün içine baka baka düşmanlıklarını sergiliyorlar. Silahsız bir harp yürütüyorlar. AB maceramızın her bir tarihsel dönemecinde kopartabildikleri her tavizi kopartıyorlar. Sonra da "En az 15-20 yıl üye olamazsınız. Her şeyi yapsanız bile bak Fransa Avusturya referandum yapacak, gireceğiniz de garanti değil!" diyorlar.

Daha önce de defalarca yazdık. Bu kadar aşağılanmayı, gidip Afrikanın ücra köşesinden bir kabile devleti getirseniz o bile kabul etmez.

 

Nasıl Çalışıyorlar?

Başından beri bu Haçlılar aynı şeyleri söyleyip, aynı tavizleri isteyip duruyorlar. Heyhat ki anlayan kim?

Kıbrıs meselesi, Ermeni meselesi, Kürt meselesi, Hıristiyanlığın canlandırılması meselesi... Mesele olmayan ne kadar iş varsa önümüze koydular.

Kıbrıs'ı bir düşünelim.

Taaa gümrük birliği anlaşması imzalanırken Rumların tek taraflı üyelik müracaatına izin verdik. Böyle böyle önümüze türlü türlü dönüm noktaları çıktı. Adaylık başvurusunu kabul edecekler, Sonra aday ilan edecekler, sonra müzakerelere başlamaya karar verecekler, sonra müzakerelere başlayacaklar ..... Her seferinde bir başka taviz; Kıbrıs'ın adaylığını kabul edeceğiz, biz üye olmadan Rumların üye olmasına izin vereceğiz, sonra üye olmalarına ses çıkartmayacağız, KKTC'nin üzerindeki izolasyonların kaldırılması için verilen sözlü garantilere güvenip limanları açacağız diye imza atacağız........

Şimdi adamlar tehdit edip duruyor: "İmzanın gereğini yerine getir, yoksa müzakereler durur."

Bunlar bu kadar ahlaksız, bu kadar alçak insanlar.

Biz de bu kadar ahmak, bu kadar körüz.

Ermeni meselesi de aynen böyle. Yıllar yılı getirdiler getirdiler. Baktılar iş sarpa sarıyor, aleyhte konuşmaya hapis cezası vermeye başladılar. Daha önce şöyle demiştik:

"Küffar milletleri özellikle Türkiye üzerinde büyük çalışmalar yapıyorlar. Uzun vadeli planlar tertip edip, birlikte uyguluyorlar. Hemen hemen her işleri belli bir plan çerçevesinde adım adım yürütülüyor. Her küffar devleti kendi payına düşeni becerebildiği kadar icra etmeye çalışıyor. ...

Bunun böyle olduğunu nereden anlarsınız?

Çevirdikleri planlar istedikleri neticeleri vermediği halde kör parmağım gözüne uğraşıp dururlar. Ermeni meselesi bariz bir örnektir. Türkiye'de toplantılar tertip edecekler, halkı hazırlayacaklar, suçluluk duygusuna düşürecekler, sırasıyla parlamentolar ve hükümetler nezdinde kararlar alacaklar, sonunda öldürücü darbeyi vuracaklardı. Fakat yalan üzerine politika yapmanın bedelini ödediler. Türk milleti, tarihte kendisine yapılmak istenen soykırımları hatırladı. Küffarın bütün planları ters tepti. Ancak hâlâ aptal gibi kendi ajandalarındakini devam ettiriyorlar. Küffarın ajandasında birçok konu var." (Hakikat, Temmuz 2006)

Genel Kurmay Başkanı da 2 Ekim tarihli konuşmasında bu gizli ajandalara işaret ederken Avrupa'ya sert bir çıkışta bulunmuştu:

"Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili olarak Avrupa Birliği yetkilisi Bay KRETSCHMER ... sözü geçen Avrupa Birliği görevlisi nelerden rahatsızlık duyuyor? ... Yoksa, Türk Silahlı Kuvvetlerinin söylemleri bu yorumları yapanların gizli ajandalarının hedeflerini mi zorluyor? Bunları iyi bilmeliyiz."

 

Haçlıların Kuzey Irak Ajandası:

Ve bütün bu hengâmade Türk halkının gözünden kaçırılmaya çalışılan bir Kuzey Irak meselesi var. Adeta bir hayat-memat meselesi haline geldi. Ancak millet uyutuluyor. İşin tehlikesinin kimse farkında değil.

Bu meselede de küffar belli bir ajanda takip ediyor. Bakın bugüne kadar neler yaşandı?

9 yıl önce dayatılan bir kriteri ancak 2004 Ekim'inde yerine getirebilmiştik:

"Kriter 9 yıl sonra tamamlandı

Birkaç ay öncesine kadar AB üyeliği için Türkiye'nin önüne engel olarak çıkarılan Leyla Zana, Avrupa Parlamentosu tarafından dokuz yıl önce verilen 'barış' ödülünü almak için dün Brüksel'e gitti

Serbest bırakıldıktan sonra eski hakları geri verilen DEP eski Milletvekili Leyla Zana, Avrupa Parlamentosu'nun (AP) demokrasi ve insan hakları savunucularına verdiği 'Shakarov' ödülünü almak üzere dün Brüksel'e gitti. VIP Salonu'ndan geçerek uçağa binen Leyla Zana, bu seyahatinde yeşil pasaportunu kullandı." (Akşam 12 Ekim 2004)

Biliyorsunuz geçen yıl bir 3 Ekim tarihi dönemeci (!) yaşadık. Avrupa bizimle müzakerelere başlama kararı aldı. Bütün gazeteler "Başardık!", "Bu iş bitti!" diye muştularla(!) manşetler attılar. Bayram havası estirdiler.

3 Ekime tam bir ay kala 2005 Eylül ayının başında büyük bir PKK ve Apo provakosyonu yapıldı. Otobüslerle Mudanyaya gitmek isteyen PKK taraftarları İnegöl'de durduruldu. Geri dönerken Bozüyük halkı otobüslere saldırdı.

Arkasından terör örgütünün başındaki Karayılan isimli terörist ordunun yaptığı terör operasyonlarına ateş püskürdü. Türkiyeyi kışkırtma yapmakla itham etti. "20 Eylül'den sonra olacaklardan sorumlu değilim." diye tehditler savurdu.

Bu arada Hakkari Yüksekova'da, Gemlikte yaşananları protesto etmek için toplanan kalabalık PKK lehine sloganlar attı, polise taşlarla saldırdılar.

Tam bu günlerde Amerika Türkmen kenti Telafer'e büyük bir operasyon düzenledi. Halk şehri terketti. Amerikan bombaları sebebiyle en az 1000 sivil hayatını kaybetti.

Bir Amerikan gazetesinde Amerika'nın Kuzey Irak'ta askeri üs kurmak istediğine dair haberler çıktı.

Kasım ayına gelindiğinde büyük Şemdinli olayları yaşandı.

Tam o günlerde Barzani Amerika'ya gitti. Bush tarafından bir devlet başkanı gibi ağırlandı.

Tam da o günlerde Türkiye başbakanı sık sık Kürt sorunu, Alt kimlik-üst kimlik, Türk kökenli-Kürt kökenli gibi sözlerle ortada arz-ı endam ediyordu.

Aralık ayına geldiğimizde Talabaninin açıklamaları Yenişafak'ta, Barzani'nin açıklaması Akşam Gazetesi'nde yayınlandı. Her iki gazete de "PKK sorununu genel af çözer!" açıklamalarını ön plana çıkarttılar.

Bütün bunlar olurken biz Avrupa ile balayı yaşadığımızı zannediyor, AKP içkiyi yasaklayacak mı diye tartışıyor, kuş gribi memleketi helak edecek korkusuyla tavukları helak ediyor, kadın erkek karışık, başı açık namaz kılanları konuşuyor, Zapsunun karısının bunların arasında ne işi olduğunu tartışıyorduk.

Şubat-Mart aylarında Şemdinli olayları bağlamında Büyükanıt paşanın üzerindeki tartışmalar sahne aldı.

Mart ayında düzenlenen askeri operasyonlarda çok sayıda terörist öldürüldü. Bu gelişme üzerine Diyarbakırda olaylar çıktı, adeta isyan provaları tertiplendi.

Belediye başkanları PKK lehine açıklamalarda bulundular.

Bir Türk-Kürt çatışması çıkartmak isteyenler Trabzon-Ordu gibi şehirlerde eylemler yaptılar. Orduda bir teröristin bombası yanlışlıkla tuvalette patladı. Halk bazı Kürtlerin işyerlerini taşladı.

Artık Nisan ayı gelmişti.

DTP partisinin eş başkanı olan Ahmet Türk PKK ile tabanlarının aynı olduğunu, kendilerine oy veren ailelerin dağda yakınları olan aileler olduğunu açıkladı.

Amerika Türkmen kenti Telafere yeni bir saldırı düzenledi. Yine birçok zulüm yaşandı.

Mayıs ayına geldiğimizde Cuma namazı kıldıran Amerikalı kadın imam Türkiye'ye gelmişti. Gazetelerimizde arz-ı endam eyledi. Televizyona çıktı. Başını açıp konuştu. Lüzumsuz ve sahte gündem inşa ediciler yine iş başındaydı.

Bu arada Türkmen kenti olan Telafer'de büyük zulümler yaşanıyordu.

Talabani, "Amerika Türk askeri Irak'a girmeyecek diye güvence verdi" dedi.

Teröristler bir astsubay başçavuşu evinde şehit etti.

Temmuz ayındaAmerikan silahlı kuvvetlerine bağlı bir dergide yeni Ortadoğu haritası yayınlandı. Sınırlar değiştirilmiş, Türkiye'nin dörtte biri yeni Kürt devletinin içinde gösterilmişti. Burada kurulucak Kürt devletinin Bulgaristan'tan Japonya'ya en batı yanlısı devlet olacağı, Türk askerinin burada işgalci kabul edilmesi gerektiği iddia edilmişti.

Avrupa Konseyi bir Kürt raporu kabul ederek yayınladı. Raporda Kürtlerden dünyada devleti olmayan en büyük ulus olarak bahsedildi. Kürtlerin 4-5 bin yıllık tarihleri olduğu, Kürtlerin, 5 ve 12'nci yüzyıllar arasında Hıristiyanlarla çevrili yaşamış olmalarına rağmen, Musevilikten daha fazla ve kalıcı etkilendikleri iddia edildi. Türkiyeye bol bol nasihat verilen raporda PKK ile mücadelenin yanlış yürütüldüğü söylenerek Türkiye'ye içeriği malum birçok tavsiyelerde bulunuldu.

ABD dışişleri bakanı Rice Ortadoğu ziyaretinde "Yeni bir Ortadoğunun zamanı geldi. Yeni bir Ortadoğu istemeyenlere, onların değil, bizim galip geleceğimizi söylemenin zamanı geldi" dedi.

Ağustos ayında ABD Kerkük'ün denetimini tamamı Kürtlerden oluşan Irak 4. Tümenine devretti. Böylece Kerkük'ün denetimi tamamen Kürtlerin eline geçmiş oldu. Bu arada Kerkük nüfusunu değiştirmek için kente Kürt göçü aralıksız devam etti. Öyle ki göçebeler stadyumlarda yaşıyordu. Bu göçmenlere konut yapılması için ABD 8 milyon dolarlık kredi açtı.

Mesud Barzani peşmerge birliklerinin en geç iki ay içinde düzenli askeri birlikler haline getirilmesi için çalışmaların resmen başlatılmasını istedi.

Türkiye'de seçim barajı tartışmaları yapılmaya başlandı. Baraj düşürülmezse DTP'nin bağımsız adaylarla meclise girebileceği söyleniyordu.

İsrail Lübnan'dan başarısız bir şekilde çekilirken Türkiye'nin tek bir gündemi vardı: "Lübnana asker gönderecek miyiz göndermeyecek miyiz?" Hükümet o kadar hevesli idi ki 4-5 bin askerin gitmesinden bahsediliyordu.

Bu arada Irak'ta uzun uğraşlar sonunda bir iç savaş ortamı oluşturulmuştu. Amerika'da Irak'ı üçe bölelim tartışmaları iyice su yüzüne çıktı.

Eylül ayına geldiğimizde Mesud Barzani, Kuzey Irak sınırlarındaki tüm Irak bayraklarının kaldırılarak sadece Kürt bayrağının kalması emrini verdi.

Yine aynı günlerde, "Kuzey Irak"tan sürekli olarak "Güney Kürdistan" diye bahseden Fırat isimli haber ajansı şöyle bir haber geçti:

"Güney Kürdistan'ın Kerkük petrolleri artık peşmerge güçlerinin denetiminde. Peşmergelerden oluşan Irak 2. Tümeni'nin 2. tugayı, bölgedeki petrol tesislerini koruyan üsse yerleşti. Öte yandan Kerkük dahil Güney Kürdistan'daki petrol arama, işletme ve pazarlama faaliyetlerini Kürtlere devreden yasa taslağı bu ay Kürdistan parlamentosunun gündemine geliyor."

Bu arada medya yine önemli vazifeler icra ediyor, halkın PKK yandaşı olarak şüphelendiği kişilere gösterdiği infial "Kürt işçilere linç girişimi" olarak takdim edilmeye devam ediliyordu. Benzer bir olay Akyazı'da yaşandı.

İtalya'da NATO akademisinde ders veren Amerikalı albay Temmuz ayında yayınlanan bölünmüş Türkiye içerikli Ortadoğu haritasını Türk subayların önüne koyuyordu.

Ekim ayında Kerkük'te 3 gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi, peşmergeler bütün şehri didik didik aradı, yüzlerce kişi tutuklandı.

PKK'ya ateşkes çağrıları, "Dağdan in ovada siyaset yap!" teraneleri ile bu ajanda bugüne kadar bu şekilde devam etti, ettirildi.

Uzatmayalım. Dikkat ederseniz yaşananlar belli bir takvime, bir ajandaya göre devam ediyor. Adamların niyeti işi derleyip toparlayıp, pişirip bu sene sonunda altın vuruşu yapmaktı. Nitekim sene başında kendi kendimize "Ne oluyoruz?" diye sormaya, memleketin ayağımızın altından kaydığını hissetmeye başlamıştık.

Ancak Türkiye'de boş durmayanlar da vardı. Haçlıların planını boşa çıkartmak için çalıştı.

Şimdi de başka bir cepheden tarihe bakalım. Geriye saralım:

Eylül 2005 tarihinde o günlerde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Yaşar Büyükanıt şöyle bir cümle sarfetti: "Türkiye Filistinlileştirilmeye Çalışılıyor!" Büyükanıt, Türkiye üzerinde oynanan oyunları bu bir cümle ile özetledi. Üstelik dolaylı olarak İsrail'e mesaj gönderdi. Bu sözden İsrail rahatsız oldu. Ertuğrul Özkök komutanı bu sözünden dolayı sert bir şekilde eleştirdi.

Yine aynı günlerde, -bir yıl önce- Yaşar Büyükanıt Harp okulunun açılışında yaptığı konuşmada, Avrupa'ya sert çıkarak Haçlı zihniyetine şu sözleri ile dikkat çekti:

"- Türkiye'yi bir kaos ve çatışma ortamına sokmak isteyen mihraklar, unutmamalıdırlar ki, aynı zamanda kendilerinin kaçınılmaz sonlarını da hazırlamaktadırlar.

... Avrupa parlamentosunda, terörle mücadelemizi "saldırgan askeri operasyonlar" olarak niteleyen düşünce ve ifade şeklini; gönül rahatlığı ile söylüyorum: esefle kınıyorum. ... bu tür ifadeleri, Türkiye Cumhuriyeti'ni uyandırması gereken çan sesleri olarak izlemekteyim."

Kasım 2005 tarihine geldiğimizde gazetelerde Güneydoğu'ya bir günde 700 aracın geçtiği ve üç gün süren bir askerî sevkiyat haberi verildi.

Mart ayına geldiğimizde Genelkurmay başkanı Özkök bir konuşmasında, Medeniyetler çatışması tezine haklılık kazandıracak gelişmeler yaşandığını, Türkiye'ye yönelik geleneksel çatışma ve nükleer tehlikeler olduğunu söyledi.

Nisan ayında Irak sınırına büyük askeri yığınak yapılmaya başlandı. Komando tugayları bölgeye sevkedildi. Şırnak'ta Kara Kuvvetleri Karargahı kurulduğuna dair haberler çıktı. Büyük çaplı ve kararlı bir operasyon olacağı, operasyonun 16 ay sürebileceği söylendi.

İran da PKK yı sıkıştırmaya başladı. Kandil'deki PKK karargahına füze attı, 3 terörist öldü.

Devam eden aylarda askeri sevkiyat durmaksızın devam etti. Bölgede sürekli operasyonlar yapıldı. Operasyonların çoğu İran'la koordineli bir şekilde icra edildi. Türk topçusu Kuzey Irak'taki PKK kamplarını sürekli bombaladı.

Temmuz ayında Barzani ve Talabani Türk askeri varlığından rahatsız olduklarına dair açıklama yaptılar.

Amerika'nın Milliyet muhabiri Yasemin Çongar Afganistan'dan şu haberi geçti: "20 Temmuz'da istisnai bir zirve gerçekleşti; De Hoop Scheffer (NATO genel sekreteri), Jones (ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı) ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral John Abizaid, Kâbil'de buluşup sadece Afganistan'ı değil, bizi de konuştular. NATO'nun tepesi ile ABD'nin iki önemli komutanının gündemindeki sorular, 'Türkiye, K. Irak'a operasyon tehdidinde ciddi mi? Bunu nasıl engelleriz?' diye özetlenebilir."

Talabani "Türkiye'nin Irak topraklarına girmesine izin vermeyeceğiz" diye açıklama yaptı.

Emekli Org. Şener Eruygur, "Biz Türkiye'yi parçalamak isteyenlerle yan yana gelemeyiz. Dünyada değişim rüzgârları esiyor, tek rüzgâr 'neocon'ların rüzgârı değil ki!" dedi.

AKP Ankara Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Salih Kapusuz , Türkiye'nin Kuzey Irak'a girip girmediği konusundaki soruya "Türk askerinin Kuzey Irak'a girmediğini, operasyon yapmadığını kim biliyor. Herkese her şeyi duyurmak zorunda mıyız?" şeklinde cevap verdi.

Ağustos ayında da askeri sevkiyat devam etti, Yenişafak, "TSK'nın sınır bölgesine seçkin birliklerini konuşlandırma faaliyeti aralıksız sürüyor." diye haber yaptı. Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir haber şöyleydi:

"Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kuzey Irak sınırına 1 ayda 4 kez top ateşi açtığını öne süren Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri ve 'Kürdistan Bölge Başkanı' Mesud Barzani, her türlü sınır ihlalini kınadıklarını söyledi."

Gazeteler Hakkari Yüksekovada birlikler arasında koordineyi sağlamak üzere bir Tümen komutanlığı kurulduğunu duyurdu. Bu gelişme sınır ötesi hareket hazırlığı olarak yorumlandı.

Amerika Türkiye'ye PKK konusunda koordinasyonu sağlamak için bir temsilci atayacağını açıkladı.

12 Ağustos gecesi yine 40 araçlık bir askeri konvoy Şemdinli'ye doğru hareket etti.

Fırat haber ajansı Türkiyenin Kuzey Irak'ta faaliyetlerini yoğunlaştırdığını duyurdu.

Amerika Türkiye'yi yatıştırıcı açıklamalar yapmaya başladı. Türk özel kuvvetlerinin Kuzey Irak'ta operasyonlar yaptığı haberlerine paralel olarak taaa Amerika'dan Bush devreye girdi.

19 Ağustos'ta İngiliz Guardian gazetesi, Türkiye ve İran'ın geride kalan son birkaç hafta içinde Irak sınırına tank, ağır silah ve asker yığdığını yazdı. İki ülkenin sınıra yaptığı bu yığınağın, PKK kamplarına yönelik "koordineli" bir eylem gibi göründüğü ifade edildi.

Merkezi Brüksel'de bulunan Uluslararası Kriz Grubu'nun Ortadoğu direktörü Joost Hiltermann, ABD'nin, Iraklı Kürtler'in Kerkük'ü ele geçirme çabalarını engellememesi durumunda, kentte iç savaş çıkacağı uyarısında bulundu. Hiltermann, "Kürtler, Kerkük'ün petrolünü de ele geçiremez, çünkü Türkiye buna izin vermez" diye konuştu.

İngiliz Times muhabiri "Kandil Dağı kesiminde gizli bir savaş devam ediyor" diye yazdı. Times gazetesine konuşan Murat Karayılan, Türkiye ve İran'ın PKK'yı vurmak için bir ittifak kurduğunu söyledi.

Öte yandan Amerika'nın Sesi Radyosu'nun haberinde, Kani Masi'ye giderken muhabirin birkaç kez Türk askerlerinin kontrol noktasından geçtiği ve bölgedeki Türk askerlerinin komutanı ile konuştuğu ancak komutanın röportaj önerisini geri çevirdiği öne sürüldü.

Özel Kuvvetler komutanlığı bünyesinde iki tugay oluşturularak, komutanlığın düzeyi tümgenerallikten, korgeneralliğe yükseltildi.

Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ 30 Ağustos resepsiyonunda basının dikkatini Kerküke çekmeye çalıştı. Basın sürekli Lübnan'ı sorarken İlker Başbuğ gazetecilere "Kerkük konusunda ne düşündüklerini" sorarak, "bu konunun çok önemli olduğunu ve ilgi gösterilmesi gerektiğini" söyledi. "Kerkük konusunu yakından değerlendirmekte fayda var. İyi takip etmek lazım." dedi.

Ancak basının ilgisi bir türlü oraya yönelmedi. Tam Afganistan'a asker gönderme tartışmaları ile yeni bir sahte gündem icat edileceği sırada Genelkurmay başkanı "Kesinlikle söz konusu bile değil." diyerek kesip attı.

ABD'deki "Savunma ve Dışişleri Strateji Politikası" adlı dergide yayınlanan makalesinde Amerikan Helenik Enstitüsü Başkanı Gene Rossides, "Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesi halinde operasyon Şırnak'taki Gabar dağından yürütülecek. Burada komuta merkezi inşa ediliyor. Bölgeye girebilecek 260 bin Türk askeri Güneydoğu'da" diye yazdı. Türkiye ile Kuzey Irak'taki Kürtlerin arasına yerleşmesi için Bush yönetiminin asker göndermesini istedi.

Bush "Irak üçe bölünürse Türkiye bundan rahatsız olur." mealinde bir açıklama yapma ihtiyacı duydu.

 

Geldiğimiz Nokta:

Türk medyası uyutma ve sahte gündem inşa etme işlevi gördüğü için bu hakikatleri dile getiren yayınlar, "marjinal yayın"lar olarak algılanmaktadır.

Gündem algılamamızı ters yüz etmemiz gerekiyor. Medya maymunu olmayalım. Küffar hiçbir zaman bize olan düşmanlığından vazgeçmiş değildir.

Ermeni meselesinde yaşananları görüyorsunuz. Maksatları hakikati ortaya koymak değildir. Bu milleti mahkûm etmektir.

Haçlı Batı'nın kalbinde Türkiye için yaşatılan plan "İkinci bir Endülüs"tür, yeni bir "Sevr"dir.

Kurtuluş savaşında Hazret-i Allah bu millete bir zafer müyesser kılmasaydı, Anadolu'nun ikinci bir Endülüs olması işten bile değildi. Nasıl ki bütün müslümanlar o günkü ölüm-kalım savaşına destek vermişse aynen bugünkü savaşa da destek vermekle mükelleftir.

Görüldüğü gibi Kuzey Irak sınırında yaşanan harekât çok büyük hayırlara vesile olmuştur. Ancak PKK ve Kerkük meselelerini halletmedikçe tehlike büyüyerek devam edecektir. Küffar vazgeçme niyetinde değil. Büyük planlar çeviriyor. Bunların elbet bir karşılığı var.

Biz yaklaşık bir senedir "Yâ Rabbi! Vatanımızı muhafa et, ordumuzu muzaffer et!" diye duâ ediyoruz.

Siz ne yapıyorsunuz?

8/4/2006

İLAHİ BİRLİK

   | Ana Sayfa | Dinlerarası Diyalog | Ayın Makalesi | Ayın Makalesi 2 | Nurculuk Dini | Sahte Halife | Sahte Mehdi |

| Erbakan’ın Küfrü | Reformist İnkar | Sahte Dabbe | E.Yüksel’in Küfrü | Siyah Bayraklılar | İlahi Görüş Birliği |

| Faiz ve Süleymancılar | Işıkcıların Evliyayı İnkarı | Bölücüler ve Bölünmeler | Bediüzzaman’dan Mühim İfşaat |



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı